ZEMBEREĞİ BOŞALAN HAYALLER
Yıl 1986. Televizyonun siyah beyazdan renkliye evrildiği, hayallerin ise Karaşimşek’in o kırmızı ışığında takılı kaldığı yıllar... Akşam olunca sokaklar tenhalaşır, evlerin içi aynı heyecanın ışığıyla dolardı. Televizyonun karşısında, nefesler tutulur; siyah, parlak bir otomobilin karanlığı yararak ilerleyişi izlenirdi. “Karaşimşek” yalnızca bir dizi değildi artık—bir hayaldi. Çocukların gözünde hız, güç ve ulaşılması zor bir dünyanın simgesiydi. KITT, sadece bir otomobil değil; adaletin, teknolojinin ve ulaşılmazlığın çelikten bir simgesiydi.
Türkiye’nin dört bir yanında oyuncakçılar Kamyonların üzerine bile “Karaşimşek” yazıldığı, her siyah nesnenin o efsanevi arabaya benzetilmeye çalışıldığı bir çılgınlık zamanıydı bu.
O yıllarda Türkiye’de oyuncak üreticileri de bu hayalin peşine düşmüştü; bu efsaneyi plastik gövdelere sığdırmak için bir yarış içindeydi. Kimi gerçeğine hiç benzemese de adını taşıyan her oyuncak çocukların kalbine kolayca sızıyordu. Kamyonların üzerine bile “Karaşimşek” yazısı yapıştıranlar vardı. Ama bazıları vardı ki—Albos, Tuşba, Manas—gerçeğe en çok yaklaşanlardı. Üçü de birbirine benzerdi; sanki uzak diyarlardan, Japonya’dan ya da Çin’den gelen bir hayalin yerli yankılarıydı. Yani Japon ve Çinli benzerlerinden ilham alarak en gerçekçi modelleri üretmişti.
O oyuncağın bir sırrı vardı. Sol yanında, hem kurma anahtarı hem de hareketin kaderini belirleyen küçük bir çıkıntı, arabanın hem kalbi hem de kanadıydı. Hareket ederken kanat bir tur tamamlayınca yere takılıyor, takla atan o mekanizma devreye giriyordu; filmdeki aslına pek benzemese de, bir çocuğun hayal dünyasında imkansızın fethi gibiydi. Hatta o yıl Kemal Sunal’ın “Yoksul” filminde, bir seyyar satıcının etrafına toplanan kalabalık, bu takla atan mucizeyi büyülenmiş gözlerle izliyordu.
Benim yaşadığım yer küçük bir Anadolu şehriydi. Büyük oyuncak mağazaları yoktu. Oyuncak dediğin, bakkalların raflarında ya da seyyar satıcıların tezgâhında, çoğu zaman naylondan ibaretti. Ama bazen… nadiren… büyük mağazaların vitrinlerinde başka bir dünya dururdu. İşte o Karaşimşek de oradaydı. Camın ardında, ulaşılmaz bir yıldız gibi.
İçeri girip fiyatını sorduğumda, satıcının yüzündeki ilgisizlik hâlâ aklımdadır. Söylediği rakam, yalnızca bir fiyat değil, aramıza çekilmiş bir duvardı. Sonradan öğrendim ki o duvar gerçekte olduğundan üç kat daha yüksekti.
Ben ise ortaokul birinci sınıfta bir çocuktum. O parayı biriktirmem mümkün değildi. Ama hayal bazen aklı susturur. Ve ben… bir plan yaptım. Babamın cebine uzanan, çocuk aklıyla kurulmuş bir “hırsızlık operasyonu.”
Kısa sürede gerçekleştirdim. Babam fark etmedi ama vicdanım o an sessizliğe gömüldü. Cebinde tomarla para vardı; eksilen, kalabalık içinde kayboldu.
Koşarak dükkâna gittim. Oyuncağı aldım. Satıcı, bir çocuğun gözlerindeki ışığı değil, avucundaki parayı gördü sadece. Yıllar geçse de o adamın doymak bilmez tamahını hala bir sitemle anarım; çünkü o gün sadece paramı değil, heyecanımı da gasp etmişti.
Oyuncağı alıp koştum. Eve vardığımda soluğu damda aldım. Oyuncağım artık benimdi—ama gizli bir mutluluktu bu. Kimse görmesin, bu suçun kanıtı ortaya çıkmasın diye damın en kuytu köşesine sığındım. Karaşimşek dama sığmıyor, hayallerim gökyüzüne taşıyordu. Fakat bu gizli saadet uzun sürmedi.
Üç gün sürdü.
Sadece üç gün.
O meşhur kurma anahtarı bir anda boşa döndü. Zemberek kırılmıştı. Arabanın mekanizmasıyla birlikte içimdeki o devasa heyecan da bir anda boşalıp gitti. Sanki o kurmalı mekanizma değil de, hayallerim çözülüp dağılıyordu. Tamir etmeye çalıştıkça elimde kalan plastik parçaları, aslında dağılan çocukluğumun enkazıydı. O gün anladım ki; hileyle kurulan hayallerin zembereği, gerçeğin sert duvarına çarpınca çok çabuk bozuluyormuş. Karaşimşek artık bir çöp yığınıydı; tıpkı o dam başında yarım kalan heveslerim gibi.
Bir oyuncak değil, bir çocukluk anı kırılmıştı.
O gün anladım… bazı hayaller, elde edildiği anda değil; kaybedildiği anda büyür.
ÇETİN ÖZBEY